12.2.16

GEÇ!

Saat sabah ezanı...
Çok geç.
Her şey için çok geç olduğu gibi, vakit de çok geç.
Epey unutmuşum sesini.
İstesem de duyamam zaten.
Çokça gerilerde kalmış gülüşün..
Kalsın...
Olay yeri boş...
İki satırda kaçıp gitti.
Beynimde gel gitler koşuşturuyor.
Unutuyorum artık sabıkanı.
Başka isimlerle seslenebiliyorum bazen sana...
İsmini şaşırıyorum.
Kokun koşar adım uzaklaşıyor.
Yerini kitaplar, yerini tütün almış...
İmkansızın hükmü önüne geçti.
Geç bunları!
Artık biz cam kenarında gidemeyiz.
Hatta gidemeyiz.
Ve artık "biz" bir kelime bile değil...
Sen ve ben olabiliriz ancak...
Ağır uykularının bedelini ödüyoruz...
Bir aptalın rüyalarını uyuyoruz...
Tüm olasılıkların canı cehennemde...
Ve hiçbir doğru bizimle yürümüyor şimdi...
Yürümek için de çok geç zaten...
Her şey için çok geç.
Her geç bir bedel.
Bütün bedellerin ödemesi çekmecende...
Ve hepsi senin yüzünden.
Artık ancak nefes alırız, yıldızlara bakarız biz.
Koskoca bir ayrıyız!
Bir karşılaşma anında ağzımızın payını alırız.
Kesişmesin yollarımız hatta..
Kesişmemeliyiz!
Sen ve ben şu saatten sonra ancak masumiyet ihlaliyiz.

İpekSindel
13.02.16 / sabah ezanı









24.8.15

Nejat İşlerSevgili Nejat İşler; Uzun zamandır paylaştıklarını takip eden kadınlardan yalnızca bir tanesi olarak seni artık uyandırmak istedim. Söylediklerinin hiçbiri işe yaramıyor... Kimse seni adam yerine koymuyor... O güzel kafanı boşuna yoruyor, boşuna uğraşıyorsun. Şayet uyuşturucu kullanıp hayatın yazdıkların gibi olduğunu sanıyorsan, o kullandıklarından bize de ver. Neden mi? 30lu yaşlardayım. Dibe vurdum. Hem de aynen senin dediğin gibi ağız burun ne varsa. Hepsi senin yüzünden! Senin o büyük laflarını içselleştirmeyi beceremeyip, erkekliğine laf geldiği an, arkasına bakmadan kaçan korkaklar yarattın. Adam olmayı 3-5 sevgisizin lafından ibaret sanan, egosunun altında ezilen, "hey dostum iyi ki nejat var bütün kadınlar cepte" diyip şükretmeyi unutan sevgililer verdin bize. Biz senin ne demek istediğini çok net anlıyorduk zaten. Gerek yoktu bunlara... Dibe vurduğumda benden çok büyük küfürler yedin çünkü senin anlattığın kadını asla anlayamayacak olan bir adama ifşa ettin beni! Attığı mesajları saklayıp döner döner okurdum evet ayrılınca bütün resimleri ilk silen o oldu. Sırf para harcamasın diye sabah erken kalkacağım çıkmayalım derdim, şimdi o paraları başka kadınlar yiyor. Sırf üzülmesin diye göbeğini sevdim, ilk fitness planında biscolata erkeği olup başkasını bulmakla tehdit edildim. Ben içmeyeyim arabayı kullanırım diyince 40 yılda bir dışarı çıkıyoruz eşlik etmiyorsun diye suçlandım. Ben onun özel günlerine aylar öncesinden sürprizler hazırlarken, o benim tüm özel günlerimde ağlattı beni. Sen varsan ben herşeye varım dedim, gözü yükseklerde olan kadınlara gitti. Gel beni al diyemeyecek kadar düşündüm onu, onu taşıdığım arabayı 1 kere bile yıkatmadı. Ay dönümlerimizi hatırlattım hep, sırf biraz daha mutlu olsun, heyecanlansın diye, bir süre sonra çocuk muyuz dedi mecburiyetmiş gibi bakarken bana... Çok sevdim; çıkarsız, bütün ruhumla... Ne yaptı biliyor musun? 3-5 aptal cümleye kapılıp yok etti elindeki tek gerçeği... Yani Nejatcığım senin anlayacağın, erkekler kıymet bilmez. Senin de dilinde tüy bitti ama birşeyi bilmeni istedim; kadını anlamak için erkek değil "adam" olmak gerekir. Adam olmak için de 40 fırın ekmek yemek gerekir. Gerçekten sevebilmek kocaman bir yürek gerektirir. İlk fırtınada olay yerini terk eden, sevdiğine sırt çeviren, hayatları boyunca senin anlattığın kadınları hak etmez! O yüzden sus artık ve bahsetme bizlerden... Sevgili Nejat hep birlikte kıçımızı da yırtsak hayat senin gösterdiğin gibi değil. Şimdi yavaşça oturduğun yerden kalk. Pencereye doğru yürü. Camı aç ve derin bir nefes al. Ve lütfen silkelen artık!

29.3.13

KATİL

Bir hainin iki dudagı arasındaydı ömrümün akibeti...
Beni en son gözlerimden öpmüştü ondandı cinayetim...
Yapma deseydim gitmeyecekti belki.. Öpmeseydi ölmeyecektim.. Olmadı... Yanlış tarif edilmişti bize aşk..
Sokaktaki herhangi biri çizmişti yollarımızı sanki.
Gittik...
Güneş hiç bu kadar uzaklaşmamıştı... İhanetin rengi sarıydı...
O bir başkasının baharına dahil oldu, ben ise hain bir ömrün yalnızlarına kaldım... Olmayacak duaların kollarına bıraktım umutlarımı...
Donuk, yabancı ve soğuk her şey... Korktum defalarca yenilmekten...
belki yalancı bir yağmur damlasında ısınıyor katilim...
Kendine yakışan bir durak buldu şimdilik.. Büyük harflerle yazılmış bir son bekliyor dört gözle...
bir arsızlığın pençesinde öldürüyor masumiyetini...
gün geçtikçe buz gibi oluyor içi... Hainliğini keskinleştiriyor...
Öyle bir rolü var ki hayatta, kapanmıyor perdesi kötülüğünün...
Ben ise yalnızlığımı temize çekiyorum o yokken...
Ne kadar mutlu son varsa hayal ettiğim, hepsini bir bir silip, üzerine siyah harflerle bastıra bastıra pişmanlığımı geçiyorum, yitirdiklerim görünmesin diye... Vicdanımdan tiksiniyorum...
Benden gidenlerle ondan aldıklarımı tartıyorum, bir taraf neredeyse boş kalıyor...
Utanıyorum!
Öyle özürler borçluyum ki kendime, toplasam ömrüm kalmaz...
Hiçbir ihanet bu kadar sarı; hiçbir katil onun gibi acımasız olamaz!
Müebbet yaralarım... İzleri derin... Yırtık pırtık cesedim...
Hain bir ömrün ellerinde yitip gittim... Katilim güneşin sarısında kendini kandırırken, ben gecenin simsiyahında aldattım kendimi.

17.2.13

YOKSUN...


Yoksun...
Ben yine özlerim kesin seni, sanki bir şey değişirmiş gibi…
Her gidişin daha sensiz…
Her ölüş bir öncekinden daha sessiz…
Sırf dönmeyesin diye kapatırım gözlerimi geleceğin bütün yollara…
O kadar kırık ki içim, korkabilirim dönüp gitmelerinden artık…
Biliyorum ki, sen her defasında nasıl olsa gideceksin…
Yine vazgeçip sırtını döneceksin izin verirsem yeniden sarılmana…
Ben istemediğim için yoksun bu defa…
Hiç gelme sen artık…
Özleyip ağlarım belki biraz…
Gelip gelip vazgeçmelerinden iyi…
Öğrendim kırdığın hayallerimi temizlemeyi…
Öğrettin senden vazgeçmeyi…
Yoksun…
Ayak izlerin yok artık… Silindi…
Yastığımdan kokun da gitti…
Anıları senin peşinden gönderdim…
Bizi bekleyen günler de yok böylece…
Ne gülüşün kalır artık, ne de alışkanlığım…
Törpülerim bütün özlemlerimi…
Bir tek yokluğun kalır…
Ona da alışkınım.




26.1.13

ESKİMİŞ TAHTA KAPI...



Otur şöyle yanıma.. En zor anlardan birine yürüyoruz bu gece… Defalarca vazgeçip geri dönüşlerin dibindeyiz… Bu kapıdan ilk kimin çıkacağına karar vereceğiz… Nasıl yorgunum bir bilsen… Ve sen nasıl baktığını bir görsen…

Şimdiden hasretim kokuna… Ellerin bana kalsa… Yanında götürsen aklımı… Hatırlamasam, bilmesem senli hayatı…

Bir sessizlik… İnceden vedalaşıyoruz… Bilerek, görerek, konuşmadan… Damarlarımızda ayrılık var artık… Ölüm gelse birleştiremez yollarımızı… Suçluyuz… Tutamadık birbirimizi düşerken, kurtaramadık sevgimizi…
Sabredemedik yeterince, ondan bu yitiriş hali… Biz bu bitişi hak ettik…

İki suçlu aynı koltuktayız şimdi… Karşımızda bilinmezliğe açılan o eskimiş tahta kapıdan ilk kim çıkacak buna karar vermek üzereyiz… Hala sessiziz… Hala ikimiziz… Bir sen deniyorsun gitmeyi, bir ben kalkıyorum yerimden… Geçirilmiş yılların hatrına mıdır bilmem, bir öncelik veriş var ikimizde de… Gidiyoruz ya;
Hiç sevmediğimiz kadar seviyoruz birbirimizi… Hiç görmemiş gibi sarılıyoruz… Her şey tersine dönmüş sanki… O kadar çaresiziz… Ama söz verdik… Bu sessizlik içerisinde gitmeye mahkumuz…

Bir karara varıyoruz… Aynı anda bırakıyoruz ellerimizi… Aynı anda kalkıyoruz yerimizden… Kapıya doğru yürürken adımlarımız aynı… Bir anda açılıyor o eskimiş tahta kapı… 

Ve uyanıyoruz…








24.1.13

BİR GİDİŞ




Sus.
İkimiz de konuşmayalım…
Ben bir köşede hazırlanayım, sen de gidişime bak…
Konuşmadan…
Ben giderken dönüp dönüp sana bakıp, son yaşlarımı da yanında bırakayım…
Kadehini mi fırlatırsın ardımdan, yumruklarını mı sıkarsın bilmem…
Tek bir ses çıkarmadan seyret son kez…
Böylesi en iyisi…
Ne sen çevir beni yolumdan, ne ben vazgeçeyim yolculuğumdan…
Vakitlice, senden çok uzaklara yola koyulmak… oluru bu…
Aksini düşünmeyelim bile…
Çevirme beni yolumdan…
Bir yanın benimle geliyor, bir yanım sende kalıyor biliyorum…
Öyle imkansızız ki…
Tutup çeksen beni kendi hayatına, tokuştursak yine kadehlerimizi, ölürüz biz…
Sakın “gitme” deme bana…
Sen yine bensizliğinle doldur içkini, sarıl ona…
Ben sensizliğimle giderim ağır ağır bilmediğim sokaklarda…
Biraz ağlarız belki… Birkaç mevsim özleriz…
Ama gitmeliyiz…
Şimdilik sadece sus…
Kapat istersen gözlerini…
Bakma ardıma…

11.1.13

SON MEKTUP...



Sen bu satırları okurken, ben senden vazgeçmiş olacağım… Sen bunu hissetmeyeceksin bile…  Önceleri;  acısız, tasasız ve kolay olacak senin için beni kaybetmek…
Sen bu satırları okurken, ben, sırf senin olduğun o dünyaya veda etmiş olacağım… Kendinle baş başa kaldığında anlayacaksın bir boşlukta boğulmanın yalnızlığını…
Sen bu satırlara bakarken, ben başka bir dünyanın kadehine dalmış, yudumladığımız yalanlardan çoktan vazgeçmiş ya da vazgeçirilmiş olacağım… Ve bir suçlu aramayacağım…
Sen bu satırların içine dalıp giderken, bir şarkı zorla dinletecek kendini sana… Pişmanlık kokan o şarkıda fark edeceksin en güzel satırların kıymetini bilemediğini… Sana yazılmış, sana adanmıştı hepsi…
Sen bu satırların içinde boğulurken, ben yaptıklarımdan pişman olacağım… Sen ise asla yapamayacaklarından… Bir kabus çökerse içine, bil ki kendinle başlayan hesaplaşmandan… O zaman hiç bir şeyin fayda edemediği anların da olduğunu öğreneceksin…
Sen bu satırlarla dost olacaksın… Ben ise kalan ömrüne bir iz bırakabilmiş olmanın sahte mutluluğuyla,  peşinden koşan kalbimle yarışa girmiş olacağım… Bu düşmanlık hiç bitmeyecek…
Bu satırları iyi oku… Beni sana en iyi onlar anlatır çünkü… İnsan kendi gibi sanır herkesi… Ve bazen yanılır… Her yanılma bir cezadır… Bir anlamı olmalıdır yaşanılanın, oku ki anlayasın… Veda etmek zorunda hisseder  insan bazen kendini… En keskin hoşçakal’ım bu satırlarda gizli… İyi oku bu satırları…
Sen bu satırlarla ölürken, ben hüznünden sıyrılmış küçük bir kız çocuğu gibi, gözyaşlarımı kendi  ellerimle temizlemiş olacağım…
Ben giderken, sen bu satırları henüz okumamış olacaksın…
Okurken bir şeyin farkına varacaksın; sen bu satırlarla yaşlanacaksın…
Aramızdaki fark ne olacak biliyor musun?
Sen okuduklarını  asla unutamayacaksın, ben ise yazdığımı bile hatırlamayacağım…



9.1.13

DÖKÜNTÜ



Sustuğumdan mıdır bilinmez, her şeyi daha net gördüğümün hala farkında değilsin…
Eğer bu bir suçsa, bil ki senin dilinden dökülen her kelime de yalan…
Ucu bucağı olmadan gönderiyorsun olmasını istediklerini…
Öyle bir dökülüyorlar ki, doğru sanıyorum zaman zaman …
İşte o döküntülerin arasında inandırmaya çalışırken kendimi, bir suça esir oluyorum…
Bile bile… Göre göre…
Aramızdaki fark ne biliyor musun?
 Ben suçumun farkındayım, sen ise yalanlarına inanmışsın…
Anlamam zannettiğin her şeyin kimbilir kaçıncı kez dönüş yolundayım…
Her gidişim daha hızlı…
Dönüşlerim farksız…
Öyle net ve kusursuz ki imkansızlığın…
Ve öyle yüzsüz ki umarsızlığın…
Yaşadıkça eksiliyorum…
Yaşandıkça cezamı arttırıyorsun…
Bildiğim halde kabulleniyorum…
Farkında olmadığın için bekliyorum…
Aynı yolları defalarca gidip, geri dönüyorum…
Dönerken, döktüklerini topluyorum…
Duymuyorsun…
İşte ben bu yüzden susuyorum…

28.12.12

BİR YALNIZ...


Her şey bir yalnızlık öyküsüydü… Tek sıra halinde yürümeye o kadar alışkındı ki hayatın, yan yana yürümekten hep kaçtın… Pencerene yansımamıştı hiç mutluluk ve hep kaçırmıştın bu yüzden buğulu camlara yazı yazabilmeyi… Bu yüzdendi, en olası anların üzerine basıp geçmen… Değer bilmezliğin, gözlerinin kapalı olmasındandı… Yüreğin öylesine eksilerde beklemişti ki, ısıtmak mümkün değildi… Öyle alışkındın ki çok’a, ne yapsam azdı… Aldıklarını asla bilmez, hep fazlasını öğrenmek isterdin…  Gün geçtikçe açlığın artarken, önüne konulan lokmalarla asla yetinemeyen sen; tabakta bıraktığın artıklar kadar çaresizdin aslında… Farkında bile değildin, asla doymayacaktın ve asla bilemeyecektin bunu… Çünkü tanımında yoktu bu… Her şey o kadar kolaydı ki… Sen, kolay olana o kadar alışmıştın ki, zorun anlamından haberin olamazdı… Nereden bilebilirdin ki içine bulaşan siyahı; içinde, verdiği hediyeyi sürekli geri alan biri varken… Nasıl becerebilirdin ki gerçekten sevebilmeyi, bu kadar parçalarken… Kaçtığın her an, telaşla yetişmeye çalışıp kaçırdığın vapurlardan kalma bir alışkanlıktı sanki… Sen zamanı ıskalamak zorundaydın…  Sürekli kaçan bir vapurun peşinden koşup, ona yetişmeye alışkın ben ise, senin yağmurunla ıslanmaya, hayata senin gözlerinden bakmaya mecburdum sanki…  Bir “Sen” komutuma bakardı her şey… “Sen” diye ölürdüm… Sen diyeydi her şey… Sen ise bir uçurtmanın bile peşinden koşmamıştın… Bir yalnızla aşık atmak zordu… Anlamazdı içim bunu, bütün tek sıralara karşıydı çünkü… Zor olana aşıktım… Son lokmaya kadar doymak için, her lokmanı bilmek içindi açlığım… Biz seninle bir alışkanlık meselesiydik… Ne sen aldığınla yetindin, ne de ben beklediğimi aldım… Çünkü ben hep en sevdiği oyuncağı elinden alınan, sen ise o oyuncağı benden alandın…

29.11.12

CEZA



Sen gittiğinden beri yarım aklım… tamamlayamadım…
Kendimi hiçbir yere koyamadım..
Yüreğim elimde, dinliyorum ayak seslerini…
Yoksun…
Bazen unutuyorum ayrıldığımızı… Görmezden geliyorum…
Çıkıp gelmeni bekliyorum…
Hiç gitmemiş gibi bakıyorsun o anlarda, hep kalacakmış gibi ...
Her yere yürüyerek gidiyorum; gel dediğinde sana gitmeyen ayaklarım daha çok acı çeksin diye.
Her nefes alışımda vicdan azabıyla dolduruyorum kalbimi…
Kendime öfkem… İntikamım büyük…
Bütün gülümsemelerimi bulamayacağım yerlere sakladım sırf sen gelmeden gözyaşlarım dinmesin diye…
Tek kelime hatırlamıyorum; sana gitme diye haykırmaktan aciz dilim bir daha ses etmesin diye…
Ne yemek, ne de su bundan böyle…
Bir defterin son sayfasındaki yazılar kadar gereksiz artık aşk sen yoksun diye…
Sensiz yaşanacaksa bundan böyle, olmasın geri kalanı hayatın… Yaşanmasın…
Sırf seni kaybetmeyi kabullenebildiği için bu yürek, atmasın artık…


*Mehmet Baran Erdoğan’a “Her yere yürüyerek gidiyorum; gel dediğinde sana gitmeyen ayaklarım daha çok acı çeksin diye.” Cümlesi için teşekkürler.

31.10.12

UYKU'SUZ


uykudan medet umar oldum dönmene yakın…
geçmiyordu zaman öyle kolay kolay…
bildiğin gibi değildi…
“bekleme” dedi gece “öyle gözlerin açık açık”; “en güzel rüya onun gelişini izlediğindir”…
dinledim…
kapadım gözlerimi…
bir sabaha karşı uyanması gereksizliğinde boğulmak gibiydi…
bir "mezarlık sessizliği"... bir "çaresi olmayan hastalık"... bir "ölüme olabildiğince yakın durmak"...
"bir an önce" gelmeni istedim…
"uyursam" geçerdi…
uyursam "gelirdin"…
gece öyle söylemişti… belki de öyle istemişti…
ama ne vakit uykuya dalsam, "sen"’sizlik uyandırdı beni…
kokunu duydum…
sesin geldi bir yerlerden…
uyutmadı gelme ihtimalin…
geceyi dinlemekten "vazgeçtim"…
şimdi beklerken gözlerim açık açık “söz dinlemeyen ben”, tek bir rüya bile görmek istemiyorum uyandığımda içi sen’siz…

9.10.12

DÖNÜM...




...dizdiğin olamayacakların dönümüne gelmek üzereyken, son sözlerimi önden söylemek istedim sana… asla unutamayacağım bir şekilde gitmek zorunda bırakışının ve dön demeye yüzün olmayışının kurbanıyız ikimiz de… her anına şükrettiğin bir aşkın oldu mu hiç, bilmiyorum… olmamış ki bilemedin “ne kadarım” olduğunu… bilseydin, gönderemezdin… şükrettiğini gerçekten görseydim, gidemezdim… hani o hep bahsettiğin gelecek vardı ya, aslında asla ikimiz için çizmemiş olduğun, kırdığın ve tamiri mümkün olmayan hayallerin içinde kaybolup gidecek şimdi… ve sırf; senin canın öyle istediği için… sen benim gidişimi öylece izlerken ve ben yürüdüğüm o upuzun yolları geri dönerken, yorgunluktan değil, kırgınlıktan ağladım… beni kırdığın için değildi göz yaşlarım, bizi yok ettiğin içindi… yürüdüm… ve çok şeyi merak ettim… bir sürü soru sıraladım sana… duydun mu? Aklıma kazıdığım bütün sözlerini yanıma çağırdım… hatırladın mı? Hepsi senden daha yakınlardı bana… birlikte geçtiğimiz “geceler süren yolları” geri dönerken, ellerimden tuttular… haksız bir mecburiyetti bu dönüş… elleri bırakılmış bir çocuğun düştüğü boşluktu… bir ebeveyni yoktu bu boşluğun… olamazdı… artık yol boyunca susmak vardı… bakıp da görmemek vardı… vazgeçmek, öfkelenmek, yok saymak, özlemek ve silmek vardı… ve hiç olmamış gibi yapmak vardı… hiç hak etmemiş gibi gitmek, göndermekti… nankördü çünkü aşk… bir sürelikti… bir zamanlar söylenmiş yalanlardan ibaretti… işte tam da bu yalanların dönümüne saatler kalmışken içimden geçenlerin belki de bir kısmını haykırmak istedim sana… dinler misin? Birini kendine alıştırıp, kendinden haince nasıl uzaklaştırabileceğini fark ettiğimi bil istedim… kovduğun güzelliklerin yerinin asla dolamayacağını… nankörlüğün aşka yakışmadığını… senin asla karşındaki hak etse bile, bir aşk için canını feda edebilecek bir kalbe sahip olamayacağını gör istedim… hayal kırmanın, hayal kurdurtmaktan daha günah olduğunu, ümitlendirdiğin ömrün vebalini unutma istedim… ben artık tek başınayım o yalan yolda… bir sürü kırıklık ve yanıma yakıştırdığın günahlarınla, dizdiğin olamayacakların dönümüne gelmek üzereyim…



4.10.12

SAHTE



“Bir aşkın ilkbaharından…  Ya da belki son yazından ve sanırım son “yazı”mdan… Kokusunu aldığım bu sımsıcak gerçeklikten kopabileceğimi ya da kopartılabileceğimi sanmıyorum bu kez… Ellerime dökülen tohumlar sahte değil çünkü, biliyorum…”
. . . . .diye başlamıştım aslında. . . . . . 
Her zamanki gibi yanılıyormuşum …
Bir yerlerde durup bekleyen o iyi niyetler, yine kandırmak için gelmişler…
Bütün aşklar gibiymiş bu da…
Sevmek yine basit iki kelimeye indirgenmiş…
Yalan… Yine başrol…
Ve aslında aşk denen şey hala koca bir yalanmış…
Bir gidiş daha eklemişim son yazımı yazdığımı sanırken…
Bir inanış ve aldanış daha…
O sımsıcak gerçeklik, ben öyle kokladığım içinmiş…
O ilkbahar, yalancı…
O ellerime dökülen tohumlar…
Sahteymiş.






3.9.12

CANLI CENAZE



Canlı bir cenazenin son saniyeleri…
En zamansızı…
Bütün ölümlerden daha acı bu defaki…
Cenazede kimse yok…
Bomboş tabutun içinde yatan kandırılmış bir çocukluk, gençlik ve orta yaşın son çırpınışları…
Ömrüne yıllar eklenen bir yalanın gidişi bugün…
Öldürdüğü kimse bakmıyor yüzüne…
Son duası edilmedi henüz…
Edilmeyecek de belki…
Sonsuzluğa uğurlandı çoktan…
Arkasından hiçbir soru sorulmadan…
Tek bir cevap alınmadan…
Sahipsiz, kimsesiz…
Öldü ve gitti…
Ardında kocaman bir boşluk bırakarak…

30.8.12

DEV ADAM

Bir bayramın hüzne bulanış hikayesidir bu…
Bir adamın en kutlu günde vazgeçişidir ömürden…
En sevdiklerini kurtarmak için koşuşudur sonsuzluğa…
Bir dalgalı denizde, kocaman bir yüreğin son nefesini verişidir…
Dev adamın yok oluş öyküsüdür…
Birbirinden hızla uzaklaşan hayallerin özrüdür…
Oraya buraya kaçışıdır bütün umutların…
Bir bayramın hüzünle buluşmasıdır…
Bir bayramın hüzne bulaşmasıdır…
Dev adamın, geride kalan tüm bayramları yanında götürmesinin hikayesidir bu…
Bir daha asla göremeyecek olmanın…
Bir daha asla duyamayacak olmanın…
Asla sarılamayacak kadar uzakta kalmanın…
Bir ölmenin hikayesidir bu…
Bir gidip de dönmemek…
Bir ölüp de gitmemek…
Hala o dalgaların ardından dev adamın geleceğine inanmak…
Ve her fırtınada onu aramak…
Bir bayramın hüzne bulaşmasıdır onun hikayesi…
Her bayramın hüzne karışmasıdır…


22.8.12

"hiç kimse"

Geç saatlerin kaçıklığında boğulduğun bir “hiç kimse” yazısı bu…
Kime yazıldığı belli olmayan bir yazı daha…
Bir banktayım bu defa…
Yıldızlarla sevişirken, tek bir dilek için bile vazgeçebilirim hayatımdan…
Hem de bu kadar sarhoşluğundayken hayatın…
Kaçıncı dublesindeyim bilmiyorum yalanın…
Yıldızlara bakarken utanışım bundan…
Bütün inanışlar gibi bu da içinde kaldı hayatımın…
Kimden geldiğinin pek bir önemi yok bu defa sarsıntının…
Şiddeti ve büyüklüğünün de…
Kaçıncı “olmayacak dua”ya amin… Saymadım.
Ve ben bu defa nedenini nasılını da aramadım…
Gözlerinle inanmak zorunda olmak gibi biraz, “hiçbir yere” gitmeye karar vermek…
Müşterek saçmalıkların, yalanların kıyısından bir vazgeçiş belki…
Hiç tanımadığın bir cephede, tanımadığın bir düşmanla gerçekleşecek kıyasıya savaştan, son anda geri dönüş…
Çok geç olmadan bir fark ediş, yenilgiyi kabulleniş…
Tek bir dilek son verebilecekken ömre, yıldızların yer değiştirmemesi bundan…
Kalbe dokunan son kelimeler, çoktan boğuldu çünkü kadehte…
Kaybolup gitti yakınlar…
Aslında ne bir bank var, ne de yıldızlar…
Ne sevişmek, ne gitmek…
Sadece “hiç kimse” var…

16.8.12

MUHASEBE

Arkana bakmadan kaçtığın her hikaye, gün olur, senden intikam almak için çırpınan, kimsesiz bırakılmış bir çocuk gibi sırtında kambur olur...
Peşinde dolaşan o hüzün aynada seyrederken seni, iki eli yakanda duracaktır vicdanının...
Her kaçışında fırlatıp attığın yaşama sebepleri, er ya da geç tarafından toplanmayı beklerken, ucuz bir gecenin karanlığında mutlaka ışıksız kalacaktır o yalan gülümseyişlerin...
Hak ettiğinle çaldıklarının muhasebesi arasında gidip gelirken, sorup da bulamadığın cevapların esiri olacaksın her yeni gün...
Açtığın yelken rüzgarla yok olduğunda, yıktığın duvarlarla yapayalnız kalacaksın...
Sen boşversen de, en derininden gelen o bir parça yalnızlık günü geldiğinde ne olduğunu hatırlatırken sana, anlayacaksın ki; yollarca uzaklara gitsen bile, yanında götürdüklerin kadarsın...
Geri dönemez, pişman olamazsın…
Bilmelisin… Bir zamanlar vazgeçtiğin o küçücük masalın sayfalarında, artık sadece döktüğün gözyaşlarınla varsın...
Hala bir insan varsa içinde, o çocuk birazcık ehlileştiyse gördüğün suretten utanmalısın...
Ölmeye alışmalı, hayata uzaktan bakmalısın…
Ağlamalı ve anlamalısın...
Unuttuğun kadar hatırlanacaksın.

13.8.12

BİR BEKLEYİŞ...

Bir anda gidişinin ardından geçen uzunca hüzün ve her gün batımında dönmeme ihtimalinle yüzleşmeye alışmış kabullenişlerimleyim…
Ayaklarım yerden kesilirdi ya hani, şimdi bir zımba gibi kaldırımlar, dibe çekerken beni…
Hala sana ağlatıyorum gülüşlerimi…
Sevdiğin ne varsa üstüme kaldı senden sonra… Asla unutulmadı ve kimse dokunamadı…
Sadece benimle kaldı…
Bildiğim ne varsa bıraktığın kadardı…
Gülüşünün izleriyle çınlarken yer gök, hayatım ellerini bir uzatışına bağlıydı…
Çok ağladım; duymak için çırpınırken, senden kalan ayak seslerini…
Gelişine hazır, gidişine nemliydi ömrüm… Ellerindeydi…
Sendeydi çıkmazlarım, sen o yolların en sonundaki barınaktın…
Şimdi bunca beklerken ve yıllarca özlemişken seni, ellerinin dönüşüne adıyorum yitik sevinçlerimi…
Terk edilmiş bir balıkçı kahvesi sessizliğindeyim…
Bir suni teneffüs anı kadar çaresiz, bir ölümü kabullenmek gibi beklemek gelişini…
Çünkü hala senin sevdiğin kadar bütün bildiklerim…
Döneceğin geceye saklıyorum son nefesimi…