Her şey bir yalnızlık öyküsüydü… Tek sıra halinde yürümeye o
kadar alışkındı ki hayatın, yan yana yürümekten hep kaçtın… Pencerene
yansımamıştı hiç mutluluk ve hep kaçırmıştın bu yüzden buğulu camlara yazı
yazabilmeyi… Bu yüzdendi, en olası anların üzerine basıp geçmen… Değer
bilmezliğin, gözlerinin kapalı olmasındandı… Yüreğin öylesine eksilerde
beklemişti ki, ısıtmak mümkün değildi… Öyle alışkındın ki çok’a, ne yapsam azdı…
Aldıklarını asla bilmez, hep fazlasını öğrenmek isterdin… Gün geçtikçe açlığın artarken, önüne konulan
lokmalarla asla yetinemeyen sen; tabakta bıraktığın artıklar kadar çaresizdin
aslında… Farkında bile değildin, asla doymayacaktın ve asla bilemeyecektin bunu…
Çünkü tanımında yoktu bu… Her şey o kadar kolaydı ki… Sen, kolay olana o kadar
alışmıştın ki, zorun anlamından haberin olamazdı… Nereden bilebilirdin ki içine
bulaşan siyahı; içinde, verdiği hediyeyi sürekli geri alan biri varken… Nasıl
becerebilirdin ki gerçekten sevebilmeyi, bu kadar parçalarken… Kaçtığın her an,
telaşla yetişmeye çalışıp kaçırdığın vapurlardan kalma bir alışkanlıktı sanki…
Sen zamanı ıskalamak zorundaydın… Sürekli
kaçan bir vapurun peşinden koşup, ona yetişmeye alışkın ben ise, senin
yağmurunla ıslanmaya, hayata senin gözlerinden bakmaya mecburdum sanki… Bir “Sen” komutuma bakardı her şey… “Sen” diye
ölürdüm… Sen diyeydi her şey… Sen ise bir uçurtmanın bile peşinden koşmamıştın…
Bir yalnızla aşık atmak zordu… Anlamazdı içim bunu, bütün tek sıralara karşıydı
çünkü… Zor olana aşıktım… Son lokmaya kadar doymak için, her lokmanı bilmek
içindi açlığım… Biz seninle bir alışkanlık meselesiydik… Ne sen aldığınla
yetindin, ne de ben beklediğimi aldım… Çünkü ben hep en sevdiği oyuncağı
elinden alınan, sen ise o oyuncağı benden alandın…
28.12.12
29.11.12
CEZA
Sen
gittiğinden beri yarım aklım… tamamlayamadım…
Kendimi
hiçbir yere koyamadım..
Yüreğim
elimde, dinliyorum ayak seslerini…
Yoksun…
Bazen
unutuyorum ayrıldığımızı… Görmezden geliyorum…
Çıkıp gelmeni
bekliyorum…
Hiç gitmemiş
gibi bakıyorsun o anlarda, hep kalacakmış gibi ...
Her yere yürüyerek gidiyorum; gel dediğinde
sana gitmeyen ayaklarım daha çok acı çeksin diye.
Her nefes alışımda vicdan azabıyla dolduruyorum
kalbimi…
Kendime öfkem… İntikamım büyük…
Bütün gülümsemelerimi bulamayacağım yerlere
sakladım sırf sen gelmeden gözyaşlarım dinmesin diye…
Tek kelime hatırlamıyorum; sana gitme diye
haykırmaktan aciz dilim bir daha ses etmesin diye…
Ne yemek, ne de su bundan böyle…
Bir defterin son sayfasındaki yazılar kadar
gereksiz artık aşk sen yoksun diye…
Sensiz yaşanacaksa bundan böyle, olmasın geri
kalanı hayatın… Yaşanmasın…
Sırf seni kaybetmeyi kabullenebildiği için bu
yürek, atmasın artık…
*Mehmet Baran Erdoğan’a “Her yere yürüyerek gidiyorum;
gel dediğinde sana gitmeyen ayaklarım daha çok acı çeksin diye.” Cümlesi için
teşekkürler.
31.10.12
UYKU'SUZ
uykudan medet umar oldum dönmene yakın…
geçmiyordu zaman öyle kolay kolay…
bildiğin gibi değildi…
“bekleme” dedi gece “öyle gözlerin açık açık”; “en güzel
rüya onun gelişini izlediğindir”…
dinledim…
kapadım gözlerimi…
bir sabaha karşı uyanması gereksizliğinde boğulmak gibiydi…
bir "mezarlık sessizliği"... bir "çaresi olmayan hastalık"... bir "ölüme olabildiğince yakın durmak"...
"bir an önce" gelmeni istedim…
"uyursam" geçerdi…
uyursam "gelirdin"…
gece öyle söylemişti… belki de öyle istemişti…
ama ne vakit uykuya dalsam, "sen"’sizlik uyandırdı beni…
kokunu duydum…
sesin geldi bir yerlerden…
uyutmadı gelme ihtimalin…
geceyi dinlemekten "vazgeçtim"…
şimdi beklerken gözlerim açık açık “söz dinlemeyen ben”, tek
bir rüya bile görmek istemiyorum uyandığımda içi sen’siz…
9.10.12
DÖNÜM...
...dizdiğin olamayacakların dönümüne gelmek üzereyken, son
sözlerimi önden söylemek istedim sana… asla unutamayacağım bir şekilde gitmek
zorunda bırakışının ve dön demeye yüzün olmayışının kurbanıyız ikimiz de… her
anına şükrettiğin bir aşkın oldu mu hiç, bilmiyorum… olmamış ki bilemedin “ne
kadarım” olduğunu… bilseydin, gönderemezdin… şükrettiğini gerçekten görseydim,
gidemezdim… hani o hep bahsettiğin gelecek vardı ya, aslında asla ikimiz için
çizmemiş olduğun, kırdığın ve tamiri mümkün olmayan hayallerin içinde kaybolup
gidecek şimdi… ve sırf; senin canın öyle istediği için… sen benim gidişimi
öylece izlerken ve ben yürüdüğüm o upuzun yolları geri dönerken, yorgunluktan
değil, kırgınlıktan ağladım… beni kırdığın için değildi göz yaşlarım, bizi yok
ettiğin içindi… yürüdüm… ve çok şeyi merak ettim… bir sürü soru sıraladım sana…
duydun mu? Aklıma kazıdığım bütün sözlerini yanıma çağırdım… hatırladın mı? Hepsi
senden daha yakınlardı bana… birlikte geçtiğimiz “geceler süren yolları” geri
dönerken, ellerimden tuttular… haksız bir mecburiyetti bu dönüş… elleri
bırakılmış bir çocuğun düştüğü boşluktu… bir ebeveyni yoktu bu boşluğun…
olamazdı… artık yol boyunca susmak vardı… bakıp da görmemek vardı… vazgeçmek,
öfkelenmek, yok saymak, özlemek ve silmek vardı… ve hiç olmamış gibi yapmak
vardı… hiç hak etmemiş gibi gitmek, göndermekti… nankördü çünkü aşk… bir
sürelikti… bir zamanlar söylenmiş yalanlardan ibaretti… işte tam da bu yalanların
dönümüne saatler kalmışken içimden geçenlerin belki de bir kısmını haykırmak
istedim sana… dinler misin? Birini kendine alıştırıp, kendinden haince nasıl uzaklaştırabileceğini
fark ettiğimi bil istedim… kovduğun güzelliklerin yerinin asla dolamayacağını…
nankörlüğün aşka yakışmadığını… senin asla karşındaki hak etse bile, bir aşk için canını feda edebilecek
bir kalbe sahip olamayacağını gör istedim… hayal kırmanın, hayal kurdurtmaktan
daha günah olduğunu, ümitlendirdiğin ömrün vebalini unutma istedim… ben artık
tek başınayım o yalan yolda… bir sürü kırıklık ve yanıma yakıştırdığın
günahlarınla, dizdiğin olamayacakların dönümüne gelmek üzereyim…
4.10.12
SAHTE
“Bir aşkın ilkbaharından… Ya da
belki son yazından ve sanırım son “yazı”mdan… Kokusunu aldığım bu sımsıcak
gerçeklikten kopabileceğimi ya da kopartılabileceğimi sanmıyorum bu kez… Ellerime
dökülen tohumlar sahte değil çünkü, biliyorum…”
. . . . .diye başlamıştım aslında. . . . . .
Her zamanki gibi yanılıyormuşum …
Bir yerlerde durup bekleyen o iyi niyetler, yine kandırmak
için gelmişler…
Bütün aşklar gibiymiş bu da…
Sevmek yine basit iki kelimeye indirgenmiş…
Yalan… Yine başrol…
Ve aslında aşk denen şey hala koca bir yalanmış…
Bir gidiş daha eklemişim son yazımı yazdığımı sanırken…
Bir inanış ve aldanış daha…
O sımsıcak gerçeklik, ben öyle kokladığım içinmiş…
O ilkbahar, yalancı…
O ellerime dökülen tohumlar…
Sahteymiş.
3.9.12
CANLI CENAZE
Canlı bir cenazenin son saniyeleri…
En zamansızı…
Bütün ölümlerden daha acı bu defaki…
Cenazede kimse yok…
Bomboş tabutun içinde yatan kandırılmış bir çocukluk, gençlik
ve orta yaşın son çırpınışları…
Ömrüne yıllar eklenen bir yalanın gidişi bugün…
Öldürdüğü kimse bakmıyor yüzüne…
Son duası edilmedi henüz…
Edilmeyecek de belki…
Sonsuzluğa uğurlandı çoktan…
Arkasından hiçbir soru sorulmadan…
Tek bir cevap alınmadan…
Sahipsiz, kimsesiz…
Öldü ve gitti…
Ardında kocaman bir boşluk bırakarak…
30.8.12
DEV ADAM
Bir bayramın hüzne bulanış hikayesidir bu…
Bir adamın en kutlu günde vazgeçişidir ömürden…
En sevdiklerini kurtarmak için koşuşudur sonsuzluğa…
Bir dalgalı denizde, kocaman bir yüreğin son nefesini
verişidir…
Dev adamın yok oluş öyküsüdür…
Birbirinden hızla uzaklaşan hayallerin özrüdür…
Oraya buraya kaçışıdır bütün umutların…
Bir bayramın hüzünle buluşmasıdır…
Bir bayramın hüzne bulaşmasıdır…
Dev adamın, geride kalan tüm bayramları yanında götürmesinin
hikayesidir bu…
Bir daha asla göremeyecek olmanın…
Bir daha asla duyamayacak olmanın…
Asla sarılamayacak kadar uzakta kalmanın…
Bir ölmenin hikayesidir bu…
Bir gidip de dönmemek…
Bir ölüp de gitmemek…
Hala o dalgaların ardından dev adamın geleceğine inanmak…
Ve her fırtınada onu aramak…
Bir bayramın hüzne bulaşmasıdır onun hikayesi…
Her bayramın hüzne karışmasıdır…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)