29.11.12

CEZA



Sen gittiğinden beri yarım aklım… tamamlayamadım…
Kendimi hiçbir yere koyamadım..
Yüreğim elimde, dinliyorum ayak seslerini…
Yoksun…
Bazen unutuyorum ayrıldığımızı… Görmezden geliyorum…
Çıkıp gelmeni bekliyorum…
Hiç gitmemiş gibi bakıyorsun o anlarda, hep kalacakmış gibi ...
Her yere yürüyerek gidiyorum; gel dediğinde sana gitmeyen ayaklarım daha çok acı çeksin diye.
Her nefes alışımda vicdan azabıyla dolduruyorum kalbimi…
Kendime öfkem… İntikamım büyük…
Bütün gülümsemelerimi bulamayacağım yerlere sakladım sırf sen gelmeden gözyaşlarım dinmesin diye…
Tek kelime hatırlamıyorum; sana gitme diye haykırmaktan aciz dilim bir daha ses etmesin diye…
Ne yemek, ne de su bundan böyle…
Bir defterin son sayfasındaki yazılar kadar gereksiz artık aşk sen yoksun diye…
Sensiz yaşanacaksa bundan böyle, olmasın geri kalanı hayatın… Yaşanmasın…
Sırf seni kaybetmeyi kabullenebildiği için bu yürek, atmasın artık…


*Mehmet Baran Erdoğan’a “Her yere yürüyerek gidiyorum; gel dediğinde sana gitmeyen ayaklarım daha çok acı çeksin diye.” Cümlesi için teşekkürler.

31.10.12

UYKU'SUZ


uykudan medet umar oldum dönmene yakın…
geçmiyordu zaman öyle kolay kolay…
bildiğin gibi değildi…
“bekleme” dedi gece “öyle gözlerin açık açık”; “en güzel rüya onun gelişini izlediğindir”…
dinledim…
kapadım gözlerimi…
bir sabaha karşı uyanması gereksizliğinde boğulmak gibiydi…
bir "mezarlık sessizliği"... bir "çaresi olmayan hastalık"... bir "ölüme olabildiğince yakın durmak"...
"bir an önce" gelmeni istedim…
"uyursam" geçerdi…
uyursam "gelirdin"…
gece öyle söylemişti… belki de öyle istemişti…
ama ne vakit uykuya dalsam, "sen"’sizlik uyandırdı beni…
kokunu duydum…
sesin geldi bir yerlerden…
uyutmadı gelme ihtimalin…
geceyi dinlemekten "vazgeçtim"…
şimdi beklerken gözlerim açık açık “söz dinlemeyen ben”, tek bir rüya bile görmek istemiyorum uyandığımda içi sen’siz…

9.10.12

DÖNÜM...




...dizdiğin olamayacakların dönümüne gelmek üzereyken, son sözlerimi önden söylemek istedim sana… asla unutamayacağım bir şekilde gitmek zorunda bırakışının ve dön demeye yüzün olmayışının kurbanıyız ikimiz de… her anına şükrettiğin bir aşkın oldu mu hiç, bilmiyorum… olmamış ki bilemedin “ne kadarım” olduğunu… bilseydin, gönderemezdin… şükrettiğini gerçekten görseydim, gidemezdim… hani o hep bahsettiğin gelecek vardı ya, aslında asla ikimiz için çizmemiş olduğun, kırdığın ve tamiri mümkün olmayan hayallerin içinde kaybolup gidecek şimdi… ve sırf; senin canın öyle istediği için… sen benim gidişimi öylece izlerken ve ben yürüdüğüm o upuzun yolları geri dönerken, yorgunluktan değil, kırgınlıktan ağladım… beni kırdığın için değildi göz yaşlarım, bizi yok ettiğin içindi… yürüdüm… ve çok şeyi merak ettim… bir sürü soru sıraladım sana… duydun mu? Aklıma kazıdığım bütün sözlerini yanıma çağırdım… hatırladın mı? Hepsi senden daha yakınlardı bana… birlikte geçtiğimiz “geceler süren yolları” geri dönerken, ellerimden tuttular… haksız bir mecburiyetti bu dönüş… elleri bırakılmış bir çocuğun düştüğü boşluktu… bir ebeveyni yoktu bu boşluğun… olamazdı… artık yol boyunca susmak vardı… bakıp da görmemek vardı… vazgeçmek, öfkelenmek, yok saymak, özlemek ve silmek vardı… ve hiç olmamış gibi yapmak vardı… hiç hak etmemiş gibi gitmek, göndermekti… nankördü çünkü aşk… bir sürelikti… bir zamanlar söylenmiş yalanlardan ibaretti… işte tam da bu yalanların dönümüne saatler kalmışken içimden geçenlerin belki de bir kısmını haykırmak istedim sana… dinler misin? Birini kendine alıştırıp, kendinden haince nasıl uzaklaştırabileceğini fark ettiğimi bil istedim… kovduğun güzelliklerin yerinin asla dolamayacağını… nankörlüğün aşka yakışmadığını… senin asla karşındaki hak etse bile, bir aşk için canını feda edebilecek bir kalbe sahip olamayacağını gör istedim… hayal kırmanın, hayal kurdurtmaktan daha günah olduğunu, ümitlendirdiğin ömrün vebalini unutma istedim… ben artık tek başınayım o yalan yolda… bir sürü kırıklık ve yanıma yakıştırdığın günahlarınla, dizdiğin olamayacakların dönümüne gelmek üzereyim…



4.10.12

SAHTE



“Bir aşkın ilkbaharından…  Ya da belki son yazından ve sanırım son “yazı”mdan… Kokusunu aldığım bu sımsıcak gerçeklikten kopabileceğimi ya da kopartılabileceğimi sanmıyorum bu kez… Ellerime dökülen tohumlar sahte değil çünkü, biliyorum…”
. . . . .diye başlamıştım aslında. . . . . . 
Her zamanki gibi yanılıyormuşum …
Bir yerlerde durup bekleyen o iyi niyetler, yine kandırmak için gelmişler…
Bütün aşklar gibiymiş bu da…
Sevmek yine basit iki kelimeye indirgenmiş…
Yalan… Yine başrol…
Ve aslında aşk denen şey hala koca bir yalanmış…
Bir gidiş daha eklemişim son yazımı yazdığımı sanırken…
Bir inanış ve aldanış daha…
O sımsıcak gerçeklik, ben öyle kokladığım içinmiş…
O ilkbahar, yalancı…
O ellerime dökülen tohumlar…
Sahteymiş.






3.9.12

CANLI CENAZE



Canlı bir cenazenin son saniyeleri…
En zamansızı…
Bütün ölümlerden daha acı bu defaki…
Cenazede kimse yok…
Bomboş tabutun içinde yatan kandırılmış bir çocukluk, gençlik ve orta yaşın son çırpınışları…
Ömrüne yıllar eklenen bir yalanın gidişi bugün…
Öldürdüğü kimse bakmıyor yüzüne…
Son duası edilmedi henüz…
Edilmeyecek de belki…
Sonsuzluğa uğurlandı çoktan…
Arkasından hiçbir soru sorulmadan…
Tek bir cevap alınmadan…
Sahipsiz, kimsesiz…
Öldü ve gitti…
Ardında kocaman bir boşluk bırakarak…

30.8.12

DEV ADAM

Bir bayramın hüzne bulanış hikayesidir bu…
Bir adamın en kutlu günde vazgeçişidir ömürden…
En sevdiklerini kurtarmak için koşuşudur sonsuzluğa…
Bir dalgalı denizde, kocaman bir yüreğin son nefesini verişidir…
Dev adamın yok oluş öyküsüdür…
Birbirinden hızla uzaklaşan hayallerin özrüdür…
Oraya buraya kaçışıdır bütün umutların…
Bir bayramın hüzünle buluşmasıdır…
Bir bayramın hüzne bulaşmasıdır…
Dev adamın, geride kalan tüm bayramları yanında götürmesinin hikayesidir bu…
Bir daha asla göremeyecek olmanın…
Bir daha asla duyamayacak olmanın…
Asla sarılamayacak kadar uzakta kalmanın…
Bir ölmenin hikayesidir bu…
Bir gidip de dönmemek…
Bir ölüp de gitmemek…
Hala o dalgaların ardından dev adamın geleceğine inanmak…
Ve her fırtınada onu aramak…
Bir bayramın hüzne bulaşmasıdır onun hikayesi…
Her bayramın hüzne karışmasıdır…


22.8.12

"hiç kimse"

Geç saatlerin kaçıklığında boğulduğun bir “hiç kimse” yazısı bu…
Kime yazıldığı belli olmayan bir yazı daha…
Bir banktayım bu defa…
Yıldızlarla sevişirken, tek bir dilek için bile vazgeçebilirim hayatımdan…
Hem de bu kadar sarhoşluğundayken hayatın…
Kaçıncı dublesindeyim bilmiyorum yalanın…
Yıldızlara bakarken utanışım bundan…
Bütün inanışlar gibi bu da içinde kaldı hayatımın…
Kimden geldiğinin pek bir önemi yok bu defa sarsıntının…
Şiddeti ve büyüklüğünün de…
Kaçıncı “olmayacak dua”ya amin… Saymadım.
Ve ben bu defa nedenini nasılını da aramadım…
Gözlerinle inanmak zorunda olmak gibi biraz, “hiçbir yere” gitmeye karar vermek…
Müşterek saçmalıkların, yalanların kıyısından bir vazgeçiş belki…
Hiç tanımadığın bir cephede, tanımadığın bir düşmanla gerçekleşecek kıyasıya savaştan, son anda geri dönüş…
Çok geç olmadan bir fark ediş, yenilgiyi kabulleniş…
Tek bir dilek son verebilecekken ömre, yıldızların yer değiştirmemesi bundan…
Kalbe dokunan son kelimeler, çoktan boğuldu çünkü kadehte…
Kaybolup gitti yakınlar…
Aslında ne bir bank var, ne de yıldızlar…
Ne sevişmek, ne gitmek…
Sadece “hiç kimse” var…